Piksel değeri yüksek makineler, az olanlara göre daha iyi fotoğraf çeker diye düşünülür.
Teorik olarak bu değerler ne kadar yüksek olursa çektiğimiz fotoğrafa o kadar çok detay kaydedilebilecektir. Ne var ki yüksek çözünürlüklü bir görüntü ancak büyük boyutlardaki baskılarda avantaj sağlar. Kartpostal ebadındaki bir baskıda, fotoğrafın 20 milyon pikselle ya da iki milyon pikselle çekilmesi fark etmez.
Dijital fotoÄŸraf kavramı çok da uzun sayılamayacak bir süre önce hayatımıza girmesine raÄŸmen, kendine önemli bir yer edindi. Kimyasal fotoÄŸrafın 167 yıllık tarihi ile kıyaslandığında, 1969′daki ilk çalışmaları ya da 1985′teki ilk ticari dijital fotoÄŸraf makinesini düşünürsek, gerçekten de kısa bir geçmiÅŸi var dijital fotoÄŸrafın. DoÄŸru düzgün görüntü üretebilen ilk dijital fotoÄŸraf makinelerinin raflarda yer almaya baÅŸladığı 1999 yılını baz alanlar için, geçen yedi yıl içinde elde edilen geliÅŸme baÅŸ döndürücü sayılır. Görünen o ki; çok kısa bir süre içinde, özellikle amatör kullanımda, kimyasal fotoÄŸrafın yerini bütünüyle alacak. Dijital fotoÄŸrafın bu hızlı yükseliÅŸinde yine ‘hız’ faktörü en önemli etken. Çekilen fotoÄŸrafın hemen baskıya hazır hale gelmesi, internet ya da cep telefonu aracılığıyla anında dünyanın bir ucuna gönderilebilmesi, diÄŸer özelliklerinin tümünden daha önemli bir geliÅŸmeydi; ki bu hâlâ da böyle. DiÄŸer avantajları arasında; film ve banyo gerektirmemesi (hem zaman, hem de paradan tasarruf, ayrıca çevre kirliliÄŸini önleme), film tarama iÅŸleminin ortadan kalkması (hem zaman, hem de paradan tasarruf), kayıpsız çoÄŸaltma, az kayıpla büyütme, görüntü iÅŸleme olanakları sayılabilir. Tabii listeyi daha da uzatmak mümkün…
Aslında bir fotoÄŸrafçı için belki de en önemli avantaj görüntü kalitesi. Dijital fotoÄŸraf, iki yılı aÅŸkın bir süredir kimyasal fotoÄŸraftan daha iyi sonuçlar veriyor. Günümüzde ‘giriÅŸ düzeyinde’ olarak adlandırılabilecek dijital refleks fotoÄŸraf makineleri (bin doların altında satılan DSLR modellerden bahsediyorum) bile kimyasal fotoÄŸrafa denk görüntüler elde ediyor. Sekiz milyon pikselin (ya da bir baÅŸka deyiÅŸle 8 megapikselin) daha üstündeki modeller ise kimyasal filmle çekilmiÅŸ fotoÄŸraftan belirgin bir ÅŸekilde daha iyisini sunuyor. Hatta 16.6 milyon piksellik bir model, 4.5×6 santimetre formatındaki orta format filme eÅŸdeÄŸer kalitede görüntü üretiyor. Orta format fotoÄŸraf makinelerinin arkasına takılabilen dijital arkalıklar ise 33-39 milyon piksellik çözünürlükleriyle orta format (hatta büyük format) filmden çok daha iyi görüntüler oluÅŸturabiliyor. Burada sözünü ettiÄŸim ‘kalite’ yalnızca keskinlik deÄŸil, ton zenginliÄŸi ve poz toleransı gibi konuları da içine alan ‘toplam kalite’ kavramı. Bu tür kavramları tek tek incelediÄŸimiz zaman, ortalama bir DSLR’nin 100 ISO’luk diapozitif filmden her bakımdan daha iyi sonuç verdiÄŸi görülmektedir. Bu sonucu keskinlik açısından ele alalım; ki bu kolay tanımlanabilecek bir kavram deÄŸil. Gözümüzle gördüğümüz ve gayet iyi bildiÄŸimiz bir ÅŸey olmasına karşın, bir objektifin ya da bir filmin (ve elbette bir algılayıcının) ‘milimetrede kaç çizgi çifti ayırdığını’ kavramamız o kadar kolay olmaz. Bu nedenle, keskinlik kavramının çözünürlük, akütans ve kontrast gibi kavramlara baÄŸlı olarak deÄŸiÅŸkenlik göstereceÄŸini bilmemiz daha önemli. Çözünürlük dediÄŸimiz kavram, iki ÅŸekilde karşımıza çıkar: İlki birim uzunluktaki piksel sayısıdır. İkincisi olan toplam çözünürlükte ise, görüntüyü oluÅŸturan bütün piksellerin sayısı çözünürlüğü ifade eder. Teorik olarak bu deÄŸerler ne kadar yüksek olursa çektiÄŸimiz fotoÄŸrafta o kadar çok detay kaydedilebilecektir. Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir ayrıntı var: Yüksek çözünürlüklü bir görüntü, ancak büyük boyutlarda basıldığı zaman bir avantaj saÄŸlar. Yani kartpostal boyutunda basılacak olan bir görüntünün kaç milyon piksel olduÄŸu önemli deÄŸildir. Bu büyüklükte basılacak bir fotoÄŸrafı iki milyon ya da 20 milyon piksellik bir fotoÄŸraf makinesi ile çekmiÅŸ olmanın hiçbir farkı yoktur. İkisi de aynı sonucu verecektir. ÖrneÄŸin 30×40 ya da 70×100 santimetre gibi çok daha büyük boyutlarda basılacak fotoÄŸraflarda, çözünürlük deÄŸerleri önemli rol oynamaya baÅŸlar. Bu durumda, toplam çözünürlük deÄŸeri büyük olan fotoÄŸraf makinesi daha keskin, daha ayrıntılı görüntüler saÄŸlayacaktır. Teorik olarak 100 ASA deÄŸerinde 35 milimetrelik diapozitif bir film, yaklaşık 22 milyon piksellik çözünürlüğe eÅŸdeÄŸer çözme gücüne sahiptir. Fakat bu deÄŸer, potansiyel bir deÄŸerdir ve pratikte hiçbir zaman 22 milyon piksele ulaşılamaz. Bu filmin önünde piyasadaki en keskin optik kullanılsa bile, sonuçtaki çözünürlük deÄŸeri yarı yarıya azalacaktır. Sıradan bir optikle, bu deÄŸer daha da aÅŸağı çekilecektir. Ayrıca filmin banyosu ve baskısı (agrandizör optiÄŸi de devreye giriyor) iÅŸlemleri sırasında çözünürlük deÄŸerleri beÅŸ ile sekiz milyon piksele kadar düşer. EÄŸer film dijital olarak basılacaksa, taranması sırasında (tarama iÅŸlemine ve kullanılan tarayıcının özelliklerine baÄŸlı olarak) gerçekleÅŸecek kayıplar çok daha az olacaktır ve sonuçtaki görüntü 10 ile 12 milyon piksele eÅŸdeÄŸer çıkacaktır. Oysa dijital fotoÄŸraf makinelerinde bu tür kayıplar yoktur. Elbette iyi optik ile kötü optik arasında birtakım farklar oluÅŸur, ne var ki altı milyon piksellik bir algılayıcı, önünde ne kadar kötü bir optik olursa olsun, yine altı milyon piksel çözünürlükte bir görüntü oluÅŸturur. Kaydedilen bu fotoÄŸraf, baskıya kadar herhangi bir kayıp olmadan da taşınabilir. Görüntü keskinliÄŸi konusunda, algılayıcının çözünürlüğü kadar, kullanılan objektifin keskinliÄŸi de önemlidir. Her objektifle aynı kalitede görüntü oluÅŸturulamaz. Objeltifle algılayıcının uyumu çok önemlidir. Hangi objektifin daha iyi sonuç vereceÄŸini fotoÄŸraf dergilerinde ve fotoÄŸrafla ilgili internet sitelerinde yer alan testlerden öğrenebilirsiniz. Objektiflerin özellikle ‘akütans’ adı verilen ‘kenar keskinliÄŸi’ konusunda da önemli bir bileÅŸen olduÄŸunu bilmek gerekir. FotoÄŸrafı çekilecek konunun ve ışığın kontrastı da fotoÄŸrafın keskin görünmesinde etkilidir.
Anlaşılacağı üzere çözünürlük deÄŸeri, dijital görüntülemedeki deÄŸiÅŸkenlerden yalnızca biri. Çözünürlüğe ek olarak objektif, algılayıcı büyüklüğü, renk doÄŸruluÄŸu, kirlilik düzeyi, renk saçılmaları gibi etkenler toplam kaliteyi belirler. Bu etkenlerden birisi bile deÄŸiÅŸtirilirse, sonuç görüntü farklılaÅŸacaktır. Bu nedenle, özellikle çok küçük boyutlu algılayıcıların (1/2.5′) kullanıldığı küçük kompakt dijitallerle, APS boyutunda algılayıcıların kullanıldığı DSLR’lerin görüntü kaliteleri arasında, aynı çözünürlük deÄŸerlerinde bile önemli farklar bulunmaktadır. Piksel sayısı dışında fotoÄŸrafın kalitesini belirleyen faktörler de vardır. Algılayıcının yüzey büyüklüğü de fotoÄŸraf kalitesi açısından çok önemlidir. FotoÄŸraf makinesi satın alırken en çok dikkat edilmesi gereken konulardan biri, görüntü algılayıcısının boyutlarını öğrenmektir. Örnek olarak farklı yüzey büyüklüğüne sahip, altı milyon piksel çözünürlüğünde iki algılayıcıyı kıyaslayalım. Algılayıcılar köşegenlerinin uzunluklarıyla adlandırılırlar ve 1/1.7 inç uzunluÄŸa sahip olan algılayıcı, 1/2.5 inç uzunluÄŸundaki algılayıcıdan alan olarak 2.25 kat daha büyüktür. Alanın küçük olmasının getirdiÄŸi bazı dezavantajlar vardır. Küçük bir yüzeye çok sayıda algılayıcı hücre sıkıştırıldığı zaman ‘giriÅŸim’ adı verilen sorun ortaya çıkar. Hücre, yalnızca üzerine düşen ışığı deÄŸil, komÅŸu hücreden yansıyan ya da sapan ışığı da belli ölçüde algılar ve sonuçta keskinlik kaybı yaÅŸanır. Ayrıca, küçük bir yüzeye çok sayıda algılayıcı hücre sıkıştırıldığı zaman, hücrelerin yüzeyleri de küçülür ve bu yüzden hücrelerin ışık algılama kapasiteleri azalır. Dahası, birbirine çok yakın konumlanan algılayıcı hücreleri daha çabuk ısınırlar ve bu nedenle, olarak bilinen görüntü kirliliÄŸi artar. Sonuç olarak, ‘büyük olan sensör iyidir’denebilir, ama bir yere kadar. Algılayıcıların boyu ‘full frame’ yani 35 milimetrelik filmle aynı büyüklükte olmadıkça dijital fotoÄŸraf makinesi alınmaz, diyen görüşe de aynı gerekçeyle saygı duyulması gerekir. Pratikte ‘full frame’in de baÅŸka sorunları var ve bu nedenle mükemmel görüntü veremiyorlar. Sorun, algılayıcı yüzeyinin büyük olması nedeniyle, mevcut objektiflerin oluÅŸturduÄŸu görüntünün kenar ve köşelerde bazı kayıplara neden olmasıdır. EÄŸer geniÅŸ açı objektifler kullanılmayacaksa ve sürekli kısık diyaframlarla çalışılacaksa, problem yaÅŸanmaz. Bu tür makineler, normal ve teleobjektiflerde ve kısık diyafram deÄŸerleri kullanıldığında çok baÅŸarılı görüntüler oluÅŸturuyorlar. Ne var ki geniÅŸ açı objektif kullanımında ve açık diyafram deÄŸerlerinde ‘vignetting’ olarak bilinen köşe kararması, kenar ve köşelerde keskinlik azalması ile yine daha çok kenar ve köşelerde gözlemlenen ‘chromatic aberrations’ yani renk dağılmaları gibi sorunlar hâlâ çözümlenebilmiÅŸ deÄŸil. Yeni objektif tasarımları yapılmadığı ya da algılayıcı içbükey olarak üretilmediÄŸi sürece sorunun çözümlenemeyeceÄŸi kesin. Bu durumun farkında olan çok sayıda üreticinin hâlâ küçük boyutlu algılayıcılarda ısrar etmesinin nedeni bir teknoloji sorunu deÄŸil; söz konusu sorunları fotoÄŸrafçılara yaÅŸatmama düşüncesi n Yazının daha ayrıntılı versiyonu için: www.kesfetmekicinbak.com/fotoatlasDijital fotoÄŸraf kavramı çok da uzun sayılamayacak bir süre önce hayatımıza girmesine raÄŸmen, kendine önemli bir yer edindi. Kimyasal fotoÄŸrafın 167 yıllık tarihi ile kıyaslandığında, 1969′daki ilk çalışmaları ya da 1985′teki ilk ticari dijital fotoÄŸraf makinesini düşünürsek, gerçekten de kısa bir geçmiÅŸi var dijital fotoÄŸrafın. DoÄŸru düzgün görüntü üretebilen ilk dijital fotoÄŸraf makinelerinin raflarda yer almaya baÅŸladığı 1999 yılını baz alanlar için, geçen yedi yıl içinde elde edilen geliÅŸme baÅŸ döndürücü sayılır. Görünen o ki; çok kısa bir süre içinde, özellikle amatör kullanımda, kimyasal fotoÄŸrafın yerini bütünüyle alacak. Dijital fotoÄŸrafın bu hızlı yükseliÅŸinde yine ‘hız’ faktörü en önemli etken. Çekilen fotoÄŸrafın hemen baskıya hazır hale gelmesi, internet ya da cep telefonu aracılığıyla anında dünyanın bir ucuna gönderilebilmesi, diÄŸer özelliklerinin tümünden daha önemli bir geliÅŸmeydi; ki bu hâlâ da böyle. DiÄŸer avantajları arasında; film ve banyo gerektirmemesi (hem zaman, hem de paradan tasarruf, ayrıca çevre kirliliÄŸini önleme), film tarama iÅŸleminin ortadan kalkması (hem zaman, hem de paradan tasarruf), kayıpsız çoÄŸaltma, az kayıpla büyütme, görüntü iÅŸleme olanakları sayılabilir. Tabii listeyi daha da uzatmak mümkün… Aslında bir fotoÄŸrafçı için belki de en önemli avantaj görüntü kalitesi. Dijital fotoÄŸraf, iki yılı aÅŸkın bir süredir kimyasal fotoÄŸraftan daha iyi sonuçlar veriyor. Günümüzde ‘giriÅŸ düzeyinde’ olarak adlandırılabilecek dijital refleks fotoÄŸraf makineleri (bin doların altında satılan DSLR modellerden bahsediyorum) bile kimyasal fotoÄŸrafa denk görüntüler elde ediyor. Sekiz milyon pikselin (ya da bir baÅŸka deyiÅŸle 8 megapikselin) daha üstündeki modeller ise kimyasal filmle çekilmiÅŸ fotoÄŸraftan belirgin bir ÅŸekilde daha iyisini sunuyor. Hatta 16.6 milyon piksellik bir model, 4.5×6 santimetre formatındaki orta format filme eÅŸdeÄŸer kalitede görüntü üretiyor. Orta format fotoÄŸraf makinelerinin arkasına takılabilen dijital arkalıklar ise 33-39 milyon piksellik çözünürlükleriyle orta format (hatta büyük format) filmden çok daha iyi görüntüler oluÅŸturabiliyor. Burada sözünü ettiÄŸim ‘kalite’ yalnızca keskinlik deÄŸil, ton zenginliÄŸi ve poz toleransı gibi konuları da içine alan ‘toplam kalite’ kavramı. Bu tür kavramları tek tek incelediÄŸimiz zaman, ortalama bir DSLR’nin 100 ISO’luk diapozitif filmden her bakımdan daha iyi sonuç verdiÄŸi görülmektedir. Bu sonucu keskinlik açısından ele alalım; ki bu kolay tanımlanabilecek bir kavram deÄŸil. Gözümüzle gördüğümüz ve gayet iyi bildiÄŸimiz bir ÅŸey olmasına karşın, bir objektifin ya da bir filmin (ve elbette bir algılayıcının) ‘milimetrede kaç çizgi çifti ayırdığını’ kavramamız o kadar kolay olmaz. Bu nedenle, keskinlik kavramının çözünürlük, akütans ve kontrast gibi kavramlara baÄŸlı olarak deÄŸiÅŸkenlik göstereceÄŸini bilmemiz daha önemli. Çözünürlük dediÄŸimiz kavram, iki ÅŸekilde karşımıza çıkar: İlki birim uzunluktaki piksel sayısıdır. İkincisi olan toplam çözünürlükte ise, görüntüyü oluÅŸturan bütün piksellerin sayısı çözünürlüğü ifade eder. Teorik olarak bu deÄŸerler ne kadar yüksek olursa çektiÄŸimiz fotoÄŸrafta o kadar çok detay kaydedilebilecektir. Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir ayrıntı var: Yüksek çözünürlüklü bir görüntü, ancak büyük boyutlarda basıldığı zaman bir avantaj saÄŸlar. Yani kartpostal boyutunda basılacak olan bir görüntünün kaç milyon piksel olduÄŸu önemli deÄŸildir. Bu büyüklükte basılacak bir fotoÄŸrafı iki milyon ya da 20 milyon piksellik bir fotoÄŸraf makinesi ile çekmiÅŸ olmanın hiçbir farkı yoktur. İkisi de aynı sonucu verecektir. ÖrneÄŸin 30×40 ya da 70×100 santimetre gibi çok daha büyük boyutlarda basılacak fotoÄŸraflarda, çözünürlük deÄŸerleri önemli rol oynamaya baÅŸlar. Bu durumda, toplam çözünürlük deÄŸeri büyük olan fotoÄŸraf makinesi daha keskin, daha ayrıntılı görüntüler saÄŸlayacaktır. Teorik olarak 100 ASA deÄŸerinde 35 milimetrelik diapozitif bir film, yaklaşık 22 milyon piksellik çözünürlüğe eÅŸdeÄŸer çözme gücüne sahiptir. Fakat bu deÄŸer, potansiyel bir deÄŸerdir ve pratikte hiçbir zaman 22 milyon piksele ulaşılamaz. Bu filmin önünde piyasadaki en keskin optik kullanılsa bile, sonuçtaki çözünürlük deÄŸeri yarı yarıya azalacaktır. SÄ
±radan bir optikle, bu deÄŸer daha da aÅŸağı çekilecektir. Ayrıca filmin banyosu ve baskısı (agrandizör optiÄŸi de devreye giriyor) iÅŸlemleri sırasında çözünürlük deÄŸerleri beÅŸ ile sekiz milyon piksele kadar düşer. EÄŸer film dijital olarak basılacaksa, taranması sırasında (tarama iÅŸlemine ve kullanılan tarayıcının özelliklerine baÄŸlı olarak) gerçekleÅŸecek kayıplar çok daha az olacaktır ve sonuçtaki görüntü 10 ile 12 milyon piksele eÅŸdeÄŸer çıkacaktır. Oysa dijital fotoÄŸraf makinelerinde bu tür kayıplar yoktur. Elbette iyi optik ile kötü optik arasında birtakım farklar oluÅŸur, ne var ki altı milyon piksellik bir algılayıcı, önünde ne kadar kötü bir optik olursa olsun, yine altı milyon piksel çözünürlükte bir görüntü oluÅŸturur. Kaydedilen bu fotoÄŸraf, baskıya kadar herhangi bir kayıp olmadan da taşınabilir. Görüntü keskinliÄŸi konusunda, algılayıcının çözünürlüğü kadar, kullanılan objektifin keskinliÄŸi de önemlidir. Her objektifle aynı kalitede görüntü oluÅŸturulamaz. Objeltifle algılayıcının uyumu çok önemlidir. Hangi objektifin daha iyi sonuç vereceÄŸini fotoÄŸraf dergilerinde ve fotoÄŸrafla ilgili internet sitelerinde yer alan testlerden öğrenebilirsiniz. Objektiflerin özellikle ‘akütans’ adı verilen ‘kenar keskinliÄŸi’ konusunda da önemli bir bileÅŸen olduÄŸunu bilmek gerekir. FotoÄŸrafı çekilecek konunun ve ışığın kontrastı da fotoÄŸrafın keskin görünmesinde etkilidir. Anlaşılacağı üzere çözünürlük deÄŸeri, dijital görüntülemedeki deÄŸiÅŸkenlerden yalnızca biri. Çözünürlüğe ek olarak objektif, algılayıcı büyüklüğü, renk doÄŸruluÄŸu, kirlilik düzeyi, renk saçılmaları gibi etkenler toplam kaliteyi belirler. Bu etkenlerden birisi bile deÄŸiÅŸtirilirse, sonuç görüntü farklılaÅŸacaktır. Bu nedenle, özellikle çok küçük boyutlu algılayıcıların (1/2.5) kullanıldığı küçük kompakt dijitallerle, APS boyutunda algılayıcıların kullanıldığı DSLR’lerin görüntü kaliteleri arasında, aynı çözünürlük deÄŸerlerinde bile önemli farklar bulunmaktadır. Piksel sayısı dışında fotoÄŸrafın kalitesini belirleyen faktörler de vardır. Algılayıcının yüzey büyüklüğü de fotoÄŸraf kalitesi açısından çok önemlidir. FotoÄŸraf makinesi satın alırken en çok dikkat edilmesi gereken konulardan biri, görüntü algılayıcısının boyutlarını öğrenmektir. Örnek olarak farklı yüzey büyüklüğüne sahip, altı milyon piksel çözünürlüğünde iki algılayıcıyı kıyaslayalım. Algılayıcılar köşegenlerinin uzunluklarıyla adlandırılırlar ve 1/1.7 inç uzunluÄŸa sahip olan algılayıcı, 1/2.5 inç uzunluÄŸundaki algılayıcıdan alan olarak 2.25 kat daha büyüktür. Alanın küçük olmasının getirdiÄŸi bazı dezavantajlar vardır. Küçük bir yüzeye çok sayıda algılayıcı hücre sıkıştırıldığı zaman ‘giriÅŸim’ adı verilen sorun ortaya çıkar. Hücre, yalnızca üzerine düşen ışığı deÄŸil, komÅŸu hücreden yansıyan ya da sapan ışığı da belli ölçüde algılar ve sonuçta keskinlik kaybı yaÅŸanır. Ayrıca, küçük bir yüzeye çok sayıda algılayıcı hücre sıkıştırıldığı zaman, hücrelerin yüzeyleri de küçülür ve bu yüzden hücrelerin ışık algılama kapasiteleri azalır. Dahası, birbirine çok yakın konumlanan algılayıcı hücreleri daha çabuk ısınırlar ve bu nedenle, ‘noise’ olarak bilinen görüntü kirliliÄŸi artar. Sonuç olarak, ‘büyük olan sensör iyidir’ denebilir, ama bir yere kadar. Algılayıcıların boyu ‘full frame’ yani 35 milimetrelik filmle aynı büyüklükte olmadıkça dijital fotoÄŸraf makinesi alınmaz, diyen görüşe de aynı gerekçeyle saygı duyulması gerekir. Pratikte ‘full frame’in de baÅŸka sorunları var ve bu nedenle mükemmel görüntü veremiyorlar. Sorun, algılayıcı yüzeyinin büyük olması nedeniyle, mevcut objektiflerin oluÅŸturduÄŸu görüntünün kenar ve köşelerde bazı kayıplara neden olmasıdır. EÄŸer geniÅŸ açı objektifler kullanılmayacaksa ve sürekli kısık diyaframlarla çalışılacaksa, problem yaÅŸanmaz. Bu tür makineler, normal ve teleobjektiflerde ve kısık diyafram deÄŸerleri kullanıldığında çok baÅŸarılı görüntüler oluÅŸturuyorlar. Ne var ki geniÅŸ açı objektif kullanımında ve açık diyafram deÄŸerlerinde ‘vignetting’ olarak bilinen köşe kararması, kenar ve köşelerde keskinlik azalması ile yine daha çok kenar ve köşelerde gözlemlenen ‘chromatic aberrations’ yani renk dağılmaları gibi sorunlar hâlâ çözümlenebilmiÅŸ deÄŸil. Yeni objektif tasarımları yapılmadığı ya da algılayıcı içbükey olarak üretilmediÄŸi sürece sorunun çözümlenemeyeceÄŸi kesin. Bu durumun farkında olan çok sayıda üreticinin hâlâ küçük boyutlu algılayıcılarda ısrar etmesinin nedeni bir teknoloji sorunu deÄŸil; söz konusu sorunları fotoÄŸrafçılara yaÅŸatmama düşüncesi.
Kaynak: Emre İkizler ATLAS DERGİSİNİN İNTERNET SİTESİNDEN ALINTIDIR

0 Responses
Stay in touch with the conversation, subscribe to the RSS feed for comments on this post.