Batılılaşma hareketi çerçevesinde, Osmanlı İmparatorlunu’nun gayri müslim tebaasına eşitlik öngören Hatt-ı Hümayun (18. 2. 1856) aynı zamanda tarihi yarımadanın karşısında modern bir sosyal ticaret ve kültür merkezinin oluşturulması için gerekli çağda şehircilik siyasetini de belirlemişti.
1840′lardan itibaren Cadde-i Kebir genişletilip tanzim edilmeye başlanmıştı. Süreç içinde Avrupa’nın önemli başkentleri örnek alınıp caddenin iki yanına Avrupa tarzı çok katlı “apartmanlar” inşa edildi. O döneme göre bir hayli görkemli mağazalar ile şehrin ilk modern restoran, kahve, pastane, otel ve birahaneleri Cadde-i Kebir ile Tepebaşı Caddesi arasında yer alacaktı. Pera’yi 1843 yazında ziyaret eden Fransız seyyah Gerard de Nerval, Pera’daki kahvelerin Champs-Elysees’nin seçkin kahvelerin anımsattığını yazıyordu: “…Bu kahvelerin müterileri, kahve ya da limonata içer veya dondurma yerken Osmanlı başkentinde yayımlanan Fransızca gezeteleri; Journal de Constantinople’u, Echo de Smyrne’yi, Portofolio Maltesi’ı, Courrier d’Athenes, Moniteur Ottoman’ı okuyabilirler.” Fransız şair Theophile Gautier, İstanbul’u 1852′de ziyaret ettiinde Tünel ‘de, Mevlevi tekkesinin karısındaki geleneksel kahveye hayran kalmıtı.
Kırım Harbi esnasında (1853-1856) Pera İngiliz ve Fransız subaylarıyla dolup taşıyordu. Birçoğu buraya aileleriyle birlikte. Böylece Avrupa’nın büyük kentlerindeki yaşam biçimi Beyolu’na ulaşmıştı. O sıralarda yaşamış Peralı doktor Aleksandros Zoiros’un hatıralarında belirtiği gibi, 1860′larda Peralı burjuva aileler pazarları öğleden sonra ve yortularda Taksim ‘deki “Bella Vista” kahvesine kadar yürüyüş yaparlardı.
Pera’daki ilk otel, “Hotel d’Angleterre” Mısır hıdivinin seyisi Missiri tarafından 1841′de kuruldu. Zevkle döşenmi otelin lokantası Haliç ve tarihi İstanbul’a uzanan bir manzaraya sahipti, otelin arka tarafi ise Galatasaray’daki İngiliz konsolosluğuna bakıyordu. Sonraki yirmi yılda da burası şehrin hemen hemen tek lüks oteli olarak kaldı; burda Lord Salisbury, yazar Pierre Loti gibi ünlü kişiler misafir edilecekti. Otel, zaman içerisinde ismini ve sahibini defalarca değiştirdi, “Hotel Missirie”, “Logothetis Oteli”, “Hotel Royal” oldu. Otelin son sahipleri Medoviçler, 1930 sonrasında buraya “Alp Otel” adını verdiler. Bu tarihi yapı, ne yazık ki, 1970′lerin ortalarında yıkıldı. Hotel d’ Angleterre ile aynı dönemde Pera’nın ilk pastane-kahveleri belirmişti: Levantenlerin, Rum ve Ermenilerin uğrak yeri olan “Cafe Riche”,”Cafe Tortoni”, yüksek tabakadan hanımların çay içtiği “Cafe Valaury”.
Pera sakinleri caddeyi yürüyerek kat ederlerdi. At dışında bir vasıta yoktu. Sedye diye anılan tahtırevana sahip ailelerin sayısı onu geçmezdi, bunlar da Pera’nın kaymak tabakasını teşkil ediyordu. Atlı tramvay ancak 1880′lerde Pera’yı Karaköy’e bağladı.
İstanbul’un ilk modern lokantası “George”, 1860′ta Cadde-i Kebir’in yan sokaklarından Glavani’de açıldı. Bu lokanta, 1925′te Tepebaşı’ndaki “D’Andria” geçidine taşındı 1892′de Wagon-Lits şirketi Orient-Express yolcuları için Pera’nın en lüks oteli olan Pera Palas’ı Tepebaşı’nda kurdu. Oteli, 20. yüzyılın başında büyük sermayedar A. Bodosakis satın aldı. Daha 1890′da Pera Palas ile aynı blokta bulunan “Auziere” birahane ve lokantasının kendi özel müdavimleri vardı. Edmondo de Amicis 19.yüzyıl sonlarında şöyle yazıyordu: “Pera denizden 100 metre kadar yüksekte bulunuyor. Burası Avrupa kolonisinin West End’i sayılabilir. Zerafet ve keyif her yere hâkimdir. Şık kahveler, kulüpler, konsolosluklar..”
1865′te Pera’nın meşhur cafe-chantan’ı, müzikli bir eğlence yeri olan “Cafe Flamme” idi. 1880′lere doğru bu tür eğlence yerlerinin sayısı hızla arttı. Petros Peçakis’in “Cafe Couronne”unda, Rumların “To Stemma” (Taç) adıyla andıkları eğlence yerinde, ünlü kemençeci Vasilis’in çaldığ ı müzik eşliğinde iki karafaki duziko ve üç tabak meze için müşteriler yarım İngiliz lirası öderdi.
19. yüzyılın son çeyreğinde, Cadde-i Kebir’in ilk birahanelerinde yapacağımız kısa bir gezinti, yeni kurulmuş olan semtte hâkim olan kozmopolit iklimi gösterir.
Cadde-i Kebir’deki ilk birahane 1870 civarında Galatasaray’a doğru, Hacopulos pasajının yanında açılmıştı. Bu, “Salvator” birasını ilk defa İstanbul’a getiren Alman Bruchs’un “Londra” adlı birahanesiydi.Garsonları, Karpenisi’den efsun giysili iki Yunanlı genç olan Yannis Kakavas ve Yeorgios Ananias patronlarıyla anlaşabilmek için Almanca örenmek zorunda kalmışlar, sonralan Cadde-i Kebir’de kendi birahanelerini açmışlardı.
Rus konsolosluğunun karışındaki Suriye pasajının hizasında cafe-restaurant “Saint-Petersburg” bulunuyordu. Daha sonraları aynı yerde “Trema” bakkaliyesi kuruldu. Burası bir süre sonra (kendi adına şarapları olan) Dimitrakopulos tarafindan devralınıp İstanbul’un ilk gurme-bakkaliyesine dönüştürüldü. Dimitrakopulos bakkaliyesinin yanında Fransız gazetecilerin rağbet ettiği Yannis Polihronidis’in “Strasbourg” birahanesi vardı.
Daha ilerideki Alman Kuch’un barı, Alman spesiyalitelerini sevenlerin uğrak yeriydi. Sosis, lahana turusu, Alman birası, Vestfalya jambonu ve… dayak. Birahanenin patronu, kargaşa çıkartan sarhoşlara ve para ödemeden sıvışmaya kalkışanlara ulaşabilmek için barın üstünde uzun bir sopa bulundururdu. Barın dışındaki kaldırım cezalandırılmış müşterileri sık sık misafir ederdi.
Bu bardan sonra “Londra”nın eski garsonu Karpenisili Yannis İvrakis’e ait tipik bir Viyana birahanesi olan “Viennoise” gelirdi. Müessese, 1906 tarihli bir reklamda belirtildiği gibi birinci sınıftı ve Cadde-i Kebir’de 396 numaradaydı. Viennoise’nin sahibi İvrakis, “Lowenbrau” ve “Spatenbrau” biralarının ithalatçısı, “Yakodina” birasının temsilcisi, üstelik İstanbul’un Avrupa’ya çıkış kapısı olan Sirkeci tren garındaki lokantanın da işletmecisiydi.
Cadde-i Kebir’de Hollanda elçiliğinin hemen hizasında, eskiden Rus elçiliğinin bitişiğindeki Andreas Hacaras’a ait birahanenin garsonlarından Nikolas Lalas, “Bras–serie Suisse”in sahibiydi. Bu “brasserie” Avrupai bir anlayışla idare edilirdi ve av eti özellikle bıldırcın spesiyaliteleriyle meşhurdu; Lalas, aynı zamanda Monako birası “Paulanesbrau Salvatorbrauerer”in de ithalatçısıydı. Birahanenin şefi Epaminondas Lalas ise aynı zamanda Haydarpaşa garının kantinini de işletiyordu.
19. yüzyılda Cadde-i Kebir’de, sonraları “Lyon” mağazasının kurulduğu yerde Dimitri Kutula’nın birahanesi vardı. 1906′da inşa edilen St. Antoine katolik kilisesinin .yerinde bulunan “Douzio” geçidinin sonunda, 1870′lerde, A. Livada ve A. Ksenatos’un işlettiği kışlık ve yazlık “Concordia” (Omonia) gazinosu vardı. Burada, zaman zaman tiyatro temsilleri de verilirdi, 20. yüzyılın başlarında sinema gösterileri de yapılmıştı. “Concordia”nın karşısında Yunan uyruklu Andreas Malyas ve Petrakis Raftopoulos’a ait olan meşhur cafe-chantan “Palais de Cristal” pek popüler, devrin eğlence düşkünlerince tercih edilen bir mekândı.
İstanbul’un ilk birahane sahiplerinden olan Dimitrios Papageorgiu, Pera’daki Venedik sokağında bulunan ve Aralık 1899′da Karpenisili Karayanopulos kardeşlerce “Brasserie de Londres” ismiyle yenilenen “Central” birahanesinin sahibiydi.
Hacopulos pasajının yakınında, Pollak çifti, 1898′de gazetelerde “Şarkın ilk otomatik birahanesi” olarak tanıtılan “Kizizana”yı açtılar. Dükkânda bozuk parayla çalışan ve müşterinin bardağını değişik içeceklerle (bira, konyak, uzo, mastika, kahve, kakao, çay, punç) dolduran makinalar vardı. Birahanede, İstanbul için yepyeni bir şey olan (büyük olasılıkla Pera’nın sufrajetleri için düşünülmüş olmalı) kadınlara mahsus özel bir salon vardı.
19. yüzyılın sonlarında, Galatasaray’da, İngiliz Elçiliği’ne giden yolda, bakkaliye-meyhaneler “Sponek”, “Due Fratelli” ve(Bahçevanoğlu’nun Aznavur Pasajı’ndaki “Cafe de Commerce”i, Kalliarhi’nin simit ve şark tatlıları fırını, Avrupa Pasajı’nda “Cafe de Fleurs” bulunuyordu. “Sponek birahanesinde 1896/97 kışında başkentin ilk sinema gösterileri yapılmıştı. Ağustos 1898′de birahanenin idaresini Fener’deki otel-cafe “Kılburnu”nun sahibi Nikolaos Zulopulos aldı ve mekânı modernleştirerek burayı gazino haline getirdi.
20. yüzyılın başlarında Argiris Rakas’a ait olan ve Panagia Pasajı’nda bulunan birinci sınıf ticari lokanta ve birahane, öğleleri Cadde-i Kebir’deki işadamlarının uğrak yeriydi. Çiçek Pasajı’nın girişinde, 1919′da bir Yunanlı tarafindan Ritch re toranı açıldı. Burası, 1920′de, İtalyan ürünlerinin satıldığı bir bakkala dönüştü. Dükkânın bir köşesinde bar olarak hizmet veren bir tezgâh, İtalyan Mauranti tarafin dan işletiliyordu. Kısa bir zaman sonra, Mauranti dükkânın tamamını satın aldı, adını “Degustation” olarak değiştirip onu lüks bir İtalyan lokantası haline getirdi. Lokanta enfes raviolisi ve spagettisiyle ünlüydü. Stratis Kotakis, Mihalakis Naum, Yorgos Muçopulos ve Konstantinos Man-cavinos lokantanın garsonlarıydı. Burası,zamanla İstanbullu aydın ve edebiyatçılarının sıkça buluştuğu bir mekân oldu, amam 1970′lerde kapandı.
Taksim meydanındaki “Eptalofos” (Yeditepe), camekânlı bir çatı altında türlü bitkilerle süslü, devamlı Rum ve yabancı müzisyenlerin çaldığı bir cafe-chantandı. Gazetelerden öğrendiğimiz kadarıyla 1898 Aralık ayında, İstanbul Müzisyenleri Birliği’nin başkanı Hristaki Kiryazi’nin idaresinde klasik Türk müziği de icra ediliyordu.
Geçen yüzyılın sonlarında, Hristaki (Çiçek) Pasajı’nın bitişiğinde, eskiden “Cafe-Restaurante de Paris”in olduğu yerde, başlarda “Splendit” adıyla, Tokatlıyan’ın lüks lokanta ve pastanesi açıldı. Bir süre sonra burada, Pera Palas’tan sonra şehrin ikinci büyük oteli olan “Tokatlıyan” inşa edilmeye başladı. “Tokatlıyan”, ticaret merkezi olmak için yıkıldığı 1950′lere kadar parlak günler yaşayacak ve Pera’nın eğlence hayatına damgasını vuracaktır. Otelin salonlarında Pera yüksek sosyetenin katıldığı balolar, davetler ve yemekler verilirdi. Yunanlı operet şarkıcısı Zozo Dalmas’ın 1930′larda otelin salonlarında Atatürk’e söyledii şarkıların efsanesi, Pera kozmopolit gece hayatının müdavimlerini yıllarca meşgul edecekti. Said Naum Duhani, Fransızca yazılmı kitabı Beyoğlu’nun adı Pera iken’de, Pera’nın kaymak tabakasının tiyatro temsillerinden sonra hafif gece yemeklerini otelin çiçeklerle süslenmi “private” odalarında yediklerini aktarır.
Haftalık Apola dergisinde yayımlanan bir dizi makale aracılığıyla 1915 İstanbul’una hayali bir yolculuk yapıp Cadde-i Kebir’de bir apartmanın birinci kattaki penceresinden etrafi izleyerek, imparatorluk başkentinin en merkezi caddesinde 24 saat geçirmek ilginç olacaktır:
Sabahın ilk ışıklarıyla Cadde-i Kebir’imiz yayaları kabul etmek için yıkanıyor, temizleniyor, süsleniyor. Kaldırımlardan ilk geçenler emekçilerdir. Şehrin kenar mahallelerinden Galata’ya inmek veya karşıya geçmek için akın ediyorlar… Bunlarla birlikte süt, francala, salep satan seyyar satıcılar da beliriyor. İsteyene, 20 paraya sıcak bir içecek veriyor.
Zaman ilerliyor. Sahne değişiyor… Sıra dükkânların kepenklerini gürültüyle açan hamallara geldi… Şimdi cadde pürtelaş yürüyen insanlarla dolup taşıyor. Aa! Bunlar sadece erkek değilmi! Aralarında şık giyimli, yakışıklı gençlerle zarif ve neşe dolu genç kızlar da var. Tatavla’nın kenar mahallelerinde veya Bülbüldere’deki izbelerde oturan bu kızların işçi olmalan önemli deil. Şu anda hepsi birer hanımefendi… işlerine geç kalmamak için koşuyorlar. Biraz önce gördüğümüz kız, şimdi çalıştığı atölyede, hemen siyah önlüğünü giymiş, elindeki iğne mekik gibi çalışıyor. Genç erkek ise bürodaki yazıhaneye oturmuş, muhasebe defterine eğilip hesap yapıyor veya kumaşları metreyle ölçüyor.
Saat sabahın dokuzu. Tezgâhtarların yerini şimdi banka memurlan, tüccarlar, büro müdürleri ve dükkân sahipleri alıyor. Genellikle bu saatlerde Cadde-i Kebir’in kaldınmlarından ilk gençliklerini geride bırakmış erkekler geçer.
Saat on oldu. Şimdi cadde güzel hanımlarındır.. Hanımefendiler eşlerini işe, çocuklarını da okula gönderdikten sonra, hizmetçiye günlük iş programını verir. Tayyörünü giyer, kısa manşonunu alır ve Cadde-i Kebir’deki büyük dükkânlardan alışverişe çıkar.
Hanımefendinin Galata veya İstanbul’da çalışan kocası öğleyin yemeğe eve gelmez. Ya en yakın lokantaya gider veya evden getirdii sefertasındaki yemeği yer. Bu nedenle kendi de öğle yemeğini atlatıp, acele etmez, kendini alıverişe verir. … Şimdi de, öğle tatili nedeniyle Cadde-i Ke-bir’den geçen okul öğretmenlerine rastlarız. Çorbalarını çabucak içebilmek ya da evlerinde acele tarafından bir pirzolayı mideye indirmek veya Galata’daki bir lokantada yemek yiyebilmek için acele ederler.
İki saat sonra nihayet alışverilerini tamamlayan hanımefendiler Cadde-i Kebir’i terk eder, ancak bu sefer de sahneye etrafi görmek ve görül mek için pastanelerde oturan başka hanımlar çıkar. Öğleden sonraları Cadde-i Kebir, adeta bir buluşma yeri, bir güzellik ve cazibe gösterisi platformu, tanışmak için ilk adımdır. Kızlarının güzelliğine güvenen anneler, onları süsleyip modaya uygun son model elbiselerle giydirip, öğle sonrası ziyaretlerinden önce Cadde-i Kebir’de şöyle beş-altı tur attırırlar.
Bütün bu sahne, saat beşe kadar devam eder. Saat altıda cadde tekrar halka açılır, terziler, şapkacılar, vantezler (tezgâhtarlar), küçük memurlar, işçiler hep bu saatte paydos eder. İşçi kalabalığı evlerine dönerken, gençler ve genç pozunda bekâr orta yaşlılar, sabah terziye veya güzel tezgâhtara verdikleri randevu için sabırsızlıkla yolları gözler. Diğer yandan saygın bir yığın aile reisi, iş çıkışı, birahanede dostlarıyla buluşup üç tek atıp sohbet edeceklerdir.
Bu saatte caddenin bütün birahane ve meyhanelerinin dolu olduğunu göreceksiniz. Bu, semt meyhanelerinin boş olduğu anlamına gelmez. Başka yerde five-o’clock tea içilir, burada ise “akşamcılık” geçerlidir.
Bu arada saat ilerlemiştir. Artık aile reislerinin eve dönme zamanıdır. Bekâr olanlar ise lokantalara gider.
Artık Cadde-i Kebir’de hanımlara rastlanmaz, kapalı dükkânlarınn yalnız vitrinleri ışıldar. Az sonra orta malı, etini satan hayat kadını ortaya çıkacak, başında şapkası, kışkırtıcı yürüyüşüyle Cadde-i Kebir’de dolanacak.
İstanbullu Rumlar genelde sabahçı değildir. İyi tiyatro oyununu kaçırmaz. Şu sıralar sinemaları dolduruyorlar. Bu eğilim, saat dokuz civarında Cadde-i Kebir’i tekrar canlandırır. Balolann veya büyük sosyete toplantılarının yapıldığı akşamlar, başkent aristokrasisi caddeden arabalanyla geçer.
Şimdi saat onbuçuk. Caddeden geçenler azalıyor. Birahanelerde hâlâ tek tuk müşteri var. Kahvehanelerde oturanlar daha fazla.
Şimdi on bir buçuk. Cadde-i Kebir bir an için canlılık kazanıyor. Sinemalar boşalıyor. Birçok grup, pastane ve muhallebi salonları önünde duruyor. Konyak eşliğinde bir pasta ya da sütle birlikte tavuk gösü yemenin tam zamanı. Cadde-i Kebir yanm saat için yeniden hareketlenir, ta ki bu gruplar da dağılıp cadde boşalana kadar. Şimdi caddeden geçenler, geç kalmış tek tük gececiler, gece bekçileri ve polisler…
Kaynak: Hacı Abdullah
One Response
Stay in touch with the conversation, subscribe to the RSS feed for comments on this post.
Your blog is interesting!
Keep up the good work!